27 Mayıs 2012 Pazar

Sevgili Gelecekteki Sevgilim


Sana dair milyon tane hayalim var desem yalan olmaz, aslında öyle delicesine romantik değilim, gerekmedikçe fazla alıngan hassas olduğum söylenemez; bu yaşıma kadar tüm erkek arkadaşlarım “erkek beyinli” olduğumu söyleyip durdular. Neden mi? Çünkü kızlar kıskanç, kızlar hazımsız, kızlar dost olamıyor. 

Sana sarıldığımda kokunu öylesine çekmeliyim ki içime, kokun benim cennetim olmalı. Yokluğunda sığındığım kahve kokusunu utandırmalı…  Sana dokunduğumda sanki bilinmemiş diyarları keşfetmişcesine merakla ve o tarifsiz çocuksu hisle dolmalıyım. Sabahları kahve yapmalısın bana, bilmelisin ne kadar çok sevdiğimi kahvenin kokusunu. Hayatımda aşk dediğim o kokunun yerini alan tek koku senin kokun olmalı. Kahve kokusunun kardeşidir kitap kokusu. Altı çizilidir her kitabımda en sevdiğim sözlerin. Sana kitap okumayı o kadar çok isterim ki…

Çok da güzel yemek yaparım. Mutfak benim için ayrı bir dünya.. “Anne eli değmiş gibi” yemekler yapabilirim sana. Hatta sana zeytinyağlı sarma bile yaparım. Ben sevdiğim insanlar için yemek yapmaya bayılırım. –Burada biraz mütevazi olmam gerekliydi, sanırım.

 Bazen çok çekilmez olurum ben, kendime milyon tane kusur takarım. Kendimle dalga geçerim. Ne kadar kendimle barışık gibi görünsem de öyle çok da barışık değilim. Bazen gülerken bir anda düşer gözlerim. Yüzüme hüzün damlar. Ama bu benim her zaman olduğum halim. Alınmamalısın, üzülmemelisin. Ben imaları sevmem. Eğer sen sorduğunda “Bir şeyim yok.” diyorsam bil ki; bir şeyim yoktur. Birazdan geçecektir o mutsuz saniyeler. Kaldığım yerden gülmeye devam edecek olduğum büyük bir gerçektir. 

Dedim sana ben öyle romantik değilim diye. Sana zırıl zırıl yağan yağmurun altında zatürre olana dek yürümeyi teklif etmemi benden “asla” bekleme. Bunun yerine aynı battaniyenin altında film izleyebiliriz. Önümüzdeki masada kahvelerimiz olur. Şimdi senin kahveni nasıl içtiğini bilmemem çok büyük bir sorun değil. Ne de olsa, zamanı gelince seninle ilgili en küçük detayları öğreneceğim. Ben romantik komedi filmlerinde ağlarım. Hatta “Click” filminde bile ağlamış bir insanım. Görünce “Üüüf, buna da ağlanır mı şimdi?” dememelisin.

Kısa saçlarımı sevmelisin. Beni olduğum gibi sevmelisin. Birbirimizi değiştirmeye çalışmak olmamalı amacımız. Hatalarımızla, kusurlarımızla…

Biliyorum şimdiden, çok seveceğim mimiklerini. Küçük bir çocuk gibi inceleyeceğim yüzünün her santimini. Sonra keşfedeceğim parmak uçlarımla. Ve her şeyden çok seveceğim. Gülerken gözlerini, sinirlendiğinde kalkan kaşlarını ve burnunu. İnsanları burnundan öpmek gibi abuk bir alışkanlığım var. Emin ol ki; seni bıktıracak sıklıkta yapacağım bunu.

Sana mektuplar yazacağım. Eski kafalıyım biraz. Severim uzun cümleler kurmayı. Hayatım boyunca keşke altmışlı yıllarda yaşasaydım demişimdir. Telefonda konuşmayı sevmem, sana bunun yerine geceleri uzun mesajlar atarım. Sabahları tüm neşemi seninle paylaşabilirim.

Hiç ummadığın anlarda aklına gelmek isterim. “Aklından çıkmamak” değil. Çünkü sürekli aklımdasın tarzındaki sözlerin hiç gerçeklik payı yok.

Ben, her sabaha seni kaybetmek korkusuyla değil de; o günü seninle geçirememek korkusuyla uyanacağım. Biliyorum, her şey bitiyor. En azından, yaşanan her an ölümsüz olmalı. Ve her yeni sabah senin kokuna doymalı.

Sevgili gelecekteki sevgilim.
Gel artık.
Çok beklettin.

Ve sonra;
06.05.2012- Sen geldin.

25 Mayıs 2012 Cuma

Fazla Doldum, Taşıyorum

Ellerim titriyor yokluğunda. 
Kupalara sığınıyorum. Kahve kupalarına. Zaman yavaşlıyor her bir yudumda. Damağımda kalan kahve sensizlik tadında. Ellerim diyorum, sensiz benim değiller gibi.

Azılı kilometreler var aramızda. Binlerce kez kendine sövdüren, yine de ucunda sen varsın diye sevdiğim o kilometreler. Bazı geceler eşlik ediyorlar bana. Sarıp sarmalıyorum kollarımla... Beni sana, seni bana kavuşturacak ya, kıyamıyorum her bir milimine belâ okumaya.  

Devrik cümleler kuruyorum, şiirler yazıyorum kağıtlara... Kimselere okutmamakta kararlıyım. Biz'li cümleler karalıyorum her yere. Senin ben, benim sen olduğum anlardan bahseden cümleler. Uzun uzun anlatamadığım anlarda kapatıyorum gözlerimi. 

Simsiyah perdelerimi çekip, kırılan hayallerimi üzerime yorgan yaptığım, gri düşlerimi altına sakladığım yastığıma yattığım geceler geliyor aklıma. Umutsuzluğa bağımlı olduğum, acının metresi olduğum zamanlar. Senden öncesi karanlık çağ gibi. Sabah olduğunda, perdeleri açmaya cesaretim yoktu. Açsam da ışık girmiyordu. Damağımda kalan tek şey gözlerimi delen cümlelerin kekremsi tadıydı.

Bakıyorum da, hiç geçmeyen zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Uzakta oluşun sadece fiziki bir şey olarak kalıveriyor. Ben her gece; senin sihirli cümlelerinle uyuyup, gönderdiğin şarkıların kollarına kendimi bırakıp, kilometreleri yanıma yatırıp yine sana uyuyorum. Aklımı bir saniye bile alamıyorum senden. Düşüncelerim okulu kırıp sana kaçıyor. 

Tüm bunlar olurken, her saniye seni daha çok seviyorum. Sabah uyanır uyanmaz daha gözlerimi tam olarak açamadan seni görüyorum. Uzandığım telefonda, karşımda duran daktiloda, yatağımda, duvarlarda tüm odada. Açıyorum perdeleri sonuna kadar. Işığın göz bebeklerimi ısıtsın istiyorum. 

Güneş oluyorsun her sabah. Bazen bulutların arkasına saklansan da hayat ışığım dediğim adamın biraz sonra bana bakacağını biliyorum. Nereye gidersem gideyim, aklımda, kalbimde, varolduğunu hissettiğim ruhumda seni yanımda götürüyorum.

Tüm bunlar olurken, seni herkesten her şeyden ölürcesine kıskanıyorum. Bazen yastığını kıskanıyorum sırf başını yaslıyorsun diye. Bazen gittiğin mekânları kıskanıyorum, beraber gidemediğimiz için içim içimi yiyor. Sonra arkadaşlarınla oturduğun masayı kıskanıyorum. Bilmeden parmak uçların ona değdiği için... Dahası, seni gören, gülümseyişini izleyen, kahkahalarına eşlik eden herkesi çocukça kıskanıyorum. En çok da dudağının izi kalan bardakları kıskanıyorum. Öyle sahipsiz, bilinmedik ellerde yıkanıp dudak izlerin siliniyor.

Her geçen saniye; sana olan sevgim, sana hissettiklerim daha da artıyor.
Öyle ki, taşıyorum. 

Yazdıkça yazıyorum. Tüm cümlelerim sana çıkıyor. Öldürdüklerimin yerini içinde sen olan tarifini bilmediğim hisler alalı çok oldu. Şimdi içinde sen olmayan bir şey bulamıyorum hayatımda.

Sabahları uyanmayı beceremediğim halde sırf senin için sessizce kalkıp sana kahve hazırlayabilirim. Göz kapağından öperek uyandırabilirim seni. Tüm günü kollarının arasında geçirebilirim. Sen karanlık odanda fotoğraflarınla uğraşırken sessizce gelip seni izleyebilirim. 
Burnumu yasladığım boynundaki kokun için her şeyi ardımda bırakabilirim.
Bunu yapabilirim.


18 Mayıs 2012 Cuma

Bilinmedik Bir Diyarda, Huzur Adında


Ben susuyorum. Duvarlar konuşuyor. Gözlerimi deliyor cümleleri. Kulaklarım uğulduyor. Kesik kesik bakıyor yüzüme. Avuçlarını aç! diyor. Gözlerimi sımsıkı kapayıp uzatıyorum avuçlarımı. Al bunu diyor. Gözlerimi açmaya korkarak kapatıyorum avuçlarımı. 

Avucumda bir şeyin varlığını hissetmiyorum, ruhumda bir şeyler var. Sahi, benim ruhum mu var? Bu zamana kadar olduğunu nasıl hissetmemiştim? Belki asırlar sonra içimde yaşam belirtisi gösteren bir şey var. 

Gözümün biri hâlâ sımsıkı kapalıyken aralıyorum diğerini. Biraz korku, biraz telâş. Bacaklarım birbirine çarpıyor. Duvarlar orada. Bu sefer susuyor. Bu sefer konuşmuyor. Usulca aralıyorum parmaklarımı. Tırnak izlerim çıkmış etinde. Derin, biraz sonra hiç iz bırakmamış gibi yok olacak.

Boş. İçinde bir şey yok. Kandırdın beni, kandırdın! Bağırıyorum, sesim çıkmıyor. Ses tellerim yırtılırmışçasına zorluyorum kendimi, dilim ağzımda büyüyor. Beni boğuyor.

Duruyorum. Saniyeler, bazen yüzyıllar oluyor. Gözlerim kapalıyken, tam sol kaburgamın üzerine bir parmak dokunuyor.

İşte burası, tam burası. İnsani şeylerin en güzeli burada hissedilir denir. Biliyor musun? Yanılıyorsun. Bir sürü parmak hissediyorum saçlarımın arasında. Çok yumuşak parmaklar. Sıkıyor mu, sadece dokunuyor mu kestiremiyorum. Burada, her şey burada. Avuçlarına bıraktığım şey, sadece içinde. Aç gözlerini.

Duvarlar yok, dört bir yanda sarı ışıklar var. Gözlerim kamaşıyor. Bastığım yerin adı huzur. Bilinmeyen bir yer burası. Ulaşılması çok zor. Buraya gelene kadar çok yol denedim, biliyorum ya da bilmiyorum; az önceki parmaklar bunu hatırlamamı sağlıyor. 

Kollarıma bakıyorum, fazla beyaz. Gittikçe rengi açılıyor. Dönüşüyorum, içimden damarlar değil, cümleler geçiyor. Bu cümleleri söyleyen kim, çok iyi biliyorum. Sesi içimde yankılanıyor.

Aç gözlerini, diyen sese benzemiyor. Bu başka, bambaşka bir ses. Huzura gelirken bana yol gösteren, fazla sevecen bir o kadar bilge bir ses. 

Damarlarım açılıyor, cümleler çekiliyor. Biraz sonra bomboş kalacakmışım gibi görünüyor. Gitmeyin, lütfen. Bulana kadar çok zorlandım. Beni yarım bırakamazsınız diyorum. Tüm cümleler, bir arada... Az sonra bir adam beliriyor. Damarlarımdaki cümlelerden bir adam.

Duvarların yok olduğu yerde, kollarının arasında sesinin kokusunu, cümlelerinin sıcaklığını derimin altında hissediyorum. Buradayım diyor.
Yanında.

10 Mayıs 2012 Perşembe

Dünyanın En Mutlu Kadını Olduğumu Söylemiş Miydim?

Bir kadının başına gelebilecek en güzel şey; onu konuşmadan, derdini kelimelere dökmeden anlayabilecek bir erkektir.


Bunları yazarken yüzümde beliren gülümsememin tek nedeni beni hayatımda hiç olmadığım kadar mutlu eden sevgilim ve onun bu denli ince düşünceli oluşu. Bu sabah elimde olacak kargodan günler öncesinden haberim vardı elbette. Sevgilim, çok beğeneceğime emindi ve ben sadece beklemek zorundaydım. Ne ben onu zorladım öğrenmek için ne de o en ufak bir ipucu verdi. 


Ev arkadaşım kargoyu almış ve "Sana kocaman bir paket var" dediği andan itibaren odaya nasıl girdiğimi tek kelimeyle hatırlamıyorum. Oldukça sağlam paketlenmiş ve bir o kadar ağır bir şey vardı karşımda. 


İlk önce bir kutu çıktı karşıma. Kutuyu açtığımda içinden güzeller güzeli iki defter, bir CD, bir sürü Probis ve şekli kargoda taşınırken biraz bozulmuş bir şişe çilekli süt vardı.




Defterlere dokunduğum an içimi kocaman bir sıcaklık kapladı. Dışında çocukluğumdan bu yana en sevdiğim filmlerden birisi olan Leon olan defterimin içinde, sevgilimin parmaklarından dökülen, gözyaşlarıma dönüşen, defalarca okuduğum cümleler vardı... Yazdıklarını okurken, o henüz açmadığım şeyin bir daktilo olduğunu öğrendim!




Bir kere daha nasıl açtığımı hatırlayamadan kapağını üzerinden kaldırdım ve karşımda sapsarı dünya tatlısı bir daktilo duruyordu. Benim hayatımda en çok istediğim şeylerden birisiydi bu. Ve bundan daha önce hiç bahsetmediğim halde bana bunu gönderen dünyanın en mükemmel sevgilisiydi!


Yazı yazmayı çok sevdiğimi düşünüp böylesine bir sürpriz yapması başıma gelebilecek en güzel şeylerden birisiydi. Öncelikle başıma gelen en güzel şey sadece kendisi.


Bütün hayatım boyunca içinde sadece onun olduğu cümleler kurmak istiyorum derken, ölümsüz olabilmemiz için bana dünyanın en güzel hediyesini alan bu adam;


Bana yarısını kendi yediği, diğer yarısını bana yolladığı Probis'le hüngür hüngür ağlamama sebep oldu. Mutluluktan böyle ağlayabiliyor insan. Hayatımda ilk kez mutluluktan ağlıyordum, hâlâ ağlıyorum. Bütün konuşmalarımızda "Probisin yarısı senin" deyişlerimiz gerçek oldu. John Donne'ın The Flea şiirindeki pirenin işlevini şu an bu yarım probis görüyordu. Başıma gelen en güzel metafordu bu!


Evet sevgilim.


Öncelikle sana ne kadar âşık olduğumu söylemek için, binlerce kez seni seviyorum demek için sana sarılmak ve hiç bırakmamak için yaşadığımı ve bundan sonraki her anımda sadece "biz" olmak için yaşayacağımı aklından çıkarma. 


Biliyoruz.
Yaşanan hiçbir şey tesadüf değil, sadece merak ediyorum. Eve gidip, sana yolladığım şeyi sen de ellerinin arasına aldığında aynı şeyi hissedecek misin diye...


Seni seviyorum.
Seni çok seviyorum.


Hayatım boyunca başıma gelen en güzel şey olduğunu her an her saniye sana söylemek istiyorum. Sana sımsıkı sarılıp, parmak aralarımda duran parmaklarını hiç bırakmamak için sana söz veriyorum. 


Her gece sesinle uyuyup, her sabah sana uyandığım için öylesine şanslıyım ki! İyi ki hayatımdasın, iyi ki ile başlayan tüm cümlelerimde sadece sen varsın ve hep sen olacaksın.


Hayatımda hiçbir şeye böylesine ait olmadım. 


Ruhum da kalbim de sonsuza dek sana ait olacak. Sadece senin için çarpacak söz veriyorum!



6 Mayıs 2012 Pazar

Uzun Zaman Sonra

Yirmi üç yıl boyunca yaşamamış olduğunu hissettiren bir adam varsa hayatında, dünyanın en şanslı kadınıyım cümlesini diline marş edebilirsin sen de...


Bu Pazar sabahı, hayatım boyunca uyandığım her sabahtan başkaydı. Yüzümdeki gülümsemenin sebebi, bir gece önce hayatımı değiştiren o adamdı. Hayatıma girdiği günden beri farkında olmadan tüm kararlarımı onun sayesinde verdiğim gerçeğini göz ardı etmek büyük delilik olurdu. Bütün buhranları üzerimden adeta elbise çıkarır gibi çıkardım, attım bir kenara. Üzerime giyinmem gereken bir şey vardı. O şeyin dışı mutluluk, içi aşktı. 


İçimde sakladığım, söylemeye korktuğum, cümlelere dökemediğim tüm hislerim tıpkı yaramazlık yapan çocuğuna parmağını sallayan bir anne edasıyla karşımda duruyordu. Daha fazla gizleyemezdim, daha fazla kaçamazdım. Yapabileceğim tek şey ellerimi havaya kaldırıp teslim olmaktı. Bu, ikimiz için de en doğrusuydu.


Saatlerce telefonda konuşmak, bazen susmak, bazen nefes alışını dinlemek, o su içerken, odanın içinde dolanırken çıkardığı sesleri duymak, gülüşünü duyup yüzünü hayal etmek öylesine güzel ki! Söz konusu o olunca, yeterli kelimeye, cümleye sahip değilim. Dahası yeryüzündeki hiçbir dil ona olan hislerimi anlatacak kadar derin değil!


Kalbimin düzensiz atışları parmak uçlarından süzülen cümlelerle daha da kendimden geçmeme sebep oluyor. Cloud nine'da sekerek ilerlerken artık düşeceğim korkusu yaşamıyorum. Hayal kurmayı beceremeyen ben, hayallerin arasında yüzüyorum. Gözlerimin önünden silinmeyen bir yüz var. O yüz, geri kalan tüm hayatım boyunca görmek istediğim tek yüz. Gözlerimin gördüğü ya da görebileceği en güzel yüz...


Ona âşık olmak, yaşamı daha bir yaşanır kılıyor. Söylenecek çok şey varken gülümseyerek susmak, hayallerin içinde kaybolmak, aynaya baktığında kendine güvenen bir kadın görüyor olmak son zamanlarda hayatımda hiç beklemediğim gelişmelerdi. Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm o gri gökyüzü bile pembe.
İçtiğim kahvenin tadı daha bir başka, düşüncelerim daha derin. 


Çift kişilik yaşamaya başlamak, ismini ismimin yanına yazmak belki dışarıdan bakılınca çocukça görünüyor biliyorum. Senden ayrı geçen tüm zamanlara bakıp "Ben yaşıyor muydum" diye sormaktayım kaç gündür. 


Hep bir mucize bekledim. İnanmam için bir sebep, yaşamam için daha derin bir anlam bekledim. Şimdi sen varsın, buradasın ve her şeyden gerçeksin.


Hayatımın geri kalanında da yanımda olman için elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım. Sana aşığım, içinde sen olmayan tek bir anım olsun istemiyorum. Elini tuttuğum an her şey bambaşka olacak, biliyorum çünkü iki dudağının arasından çıkan her cümleye inanıyorum.


İlk kez korkmuyorum. 
Seni seviyorum.



18 Nisan 2012 Çarşamba

Pardon, buraya içimi dökecektim de.


Ev duman altı. Burnum cama yaslanmış, nefesim tuhaf şekiller oluşturuyor. Silinip gidiyorlar. Her nefes alıp verişimde daha tuhaf şekillere dönüşüyor. Tıpkı bulutlar gibi. Bir şeylere benziyorlar, aslında benzemeden. Sevdiğimiz şeyler ne kadar da çabuk değişiyor. Tıpkı hava durumu gibi. Sahi ya, hava her zaman konuşulabilen rahat bir konuydu değil mi? Aslında değil işte. Gökyüzü bugün içim gibi mesela. Dışarıda insanı kör edecek bir kum fırtınası var. Tıpkı dilimin ucundan çıksa ikimizi de kesecek kelimeler gibi.

Romantik değilmişim ben, bunu anladım biraz önce. Bu havada herkes kahve içip, sarmaş dolaş film izleme derdinde. Benim derdim geçmişle. Şiddetli geçimsizlik var aramızda. Ayrılabilir miyiz hakim bey? Hatta bana bir doktor da çağırın, özleyen yerlerimi aldırmak istiyorum. Geçmişe olan bu gereksiz his yaşamımı bitkisel hayata bağlıyor. Sahi, geçmişi geçip gitmek neredeyse hepimiz için bu kadar kolay oldu değil mi? Ah, evet. 

Dilimi ısırıyorum. Sırf konuşmamak için. Ayağıma dolanıyor yaşanmışlıklar. Sarmaşık gibi. Biraz daha beklersem burada çakılıp kalacağım. Kök salacak yere senliğim. Dilim sürçtü, benliğim.

Üzerine basarak ilerlemeye çalıştığım bastıkça beni içine çeken bir bataklık gibi aklım. Hatta labirentlerde ilerlemeye çalışıyorum. Dönüp dolaşıp geldiğim nokta hep başladığım yer. Hayatımda yaptığım en büyük doğru belki de onunla olmaktı. Aynı zamanda hayatımda yaptığım en büyük hata da onunla beraber olmaktı. Ne tuhaf bir ikilem oldu.

Bir kadın düşünelim şimdi. Dışarıdan bakıldığında bambaşka görünen, içinde yaşadıkları bambaşka olan. Gören herkesin gözünü kamaştıran bir mutluluk var dışında. Güldüğünde kısılan gözleri herkes tarafından sevilen bir kadın. Aynı kadını gece yatağına uzanmış hayal edin şimdi de. Kulağındaki şarkılarla Tanrı'ya sesini duyurmaya çalışan savunmasız bir kız çocuğu. Utanmasa, karanlıktan korkar. Utanmasa, rüzgar esiyor diye yorganı tamamen başına çeker. Ama utanıyor.

Dağınık aklını serip ütüleyecek utanmasa. Hayatı son model bir ütüyle düzelecek diye düşünüyor. Sonra saçmalamanın gereksiz olduğunu düşünüp susuyor. Aslında hep susuyor. Konuştukları başka, yaşadıkları başka. Kimseden bir cevap beklemiyor da. Cevap beklemeyince de acı hissetmiyor.

Ölsem bile ölemeyecek gibi olduğumu hissettiğimi biliyor musun? Nereden bileceksin, bilmemelisin tabii. Bundan nefret ediyorum işte. İnsanların senin mutsuzluklarından mutluluk duyması olayı beni delirtiyor. Kime dert yansan, üzülür gibi görünüp içten içe bayram ediyor. Bu kadar kötü olmak zorunda mıyız? Mısınız demiyorum, hepimiz insanız. Hepimiz içten içe -bazı anlarda- durumdan faydalanıp başka şeyler düşünüyoruz. 

Bir süre sonra yemek yemeyi unuttuğumu, insanlardan gözlerimi kaçırdığımı, yalnızlıkla seviştiğimi fark ettiğimde hayatımın boktan bir yolda tam gazla ilerlediğini gördüm. Formula1 pilotu gibi gidiyordum. Bedenim, sandığım kadar güçlü olmadığını direncini kaybederek gösterdi. Kokular, şarkılar, anılar birbirine kenetlenip çevremde kocaman bir üçgen oluşturdu. Çıkmaya çalıştığımda bastığım yerdeki elektrik şokunun etkisiyle biraz daha geride tam aralarına yığıldım. Tuhaftı, sanırım bunun adına siz hayat diyorsunuz. Ya da her neyse.

Eğer Tyler Durden yanılmıyorsa, dibe vurmama çok az kaldı. Her şeyi kaybetmenin kenarındayım. İçimdeki lanet olasıca ses "bir umut" diyor. Dinlemiyorum. Dinleyecek gibi de görünmüyorum. Eğer Tanrı sesimi duyuyorsa, eğer Tanrı gerçekten benim içimdeyse ve varsa tüm bu yaşananların bir cevabı olmalı.

31 Mart 2012 Cumartesi

Kağıttan Adam


Ruhumda parmak izlerim var. Tıpkı yeni doğmuş bir bebeğin ayak izinin annesinin parmak iziyle aynı olması gibi.

Bana dair bir şeyler var sende. Yoksa kalbim böylesine yerinden çıkacak gibi atmaz, adım gibi biliyorum. 

Gözlerimi kapadığımda sana dokunacak kadar yakınım ama ne zaman gözlerimi açma cesaretini göstersem göz kapaklarımın arasından giren ışık seni bilmediğim yerlere sürüklüyor. Koparıyor.

Mesafe dedikleri göz kapaklarımın ayrımı olsa gerek. Zira en uzak yere gidişinin başka açıklaması olamaz.

Ay daha soluk, geceler daha uzun oluyor. Sanki kolumu yatağın diğer tarafına atsam sana sarılabilecekmişim gibi. Uzandığımda elime çarşafın serin yeri denk geliyor. Yastığımın altına koyuyorum elimi, gözlerimi sımsıkı kapayıp yüzünle uyuyorum.

Yüzün. Kelimelerim anlatabilecek seviyede değil. Gözlerime konuşmayı öğretmek istiyorum. Sıfatlara, mecazlara ihtiyaç duymadan seni gördüğü gibi anlatabilmeliler. Keşke konuşabilseler.
Sonbahar yağmurları yağıyor içimde bir yerlerde. Biraz telâşlı biraz sakin. Daha çok aceleci.

Tenin ıslanıyor. Suyun ortasında açılan kağıttan bir gemi oluyorsun. Biraz sonra katların açılacak. Yok olacaksın, bunu bile bile sessizce izliyorum.

İzlerini silmek istemiyorum. Çünkü hissediyorum. Birbirimizin ellerinde şekillenecek ruhlarımız, iç içe geçecekler. 

Sadece bekliyorum.

Boşlukta bir yerlerde volta atarken ruhum, zamanı binlerce değişik şekilde öldürüyorum. Belki bir Gepetto değilim ama tek istediğim Mavi Peri'nin gelip kağıtlarımda şekillenen adamı gerçeğe çevirmesi.

Seviştiğim kelimelerden bizi yeniden doğursun istiyorum.

21 Mart 2012 Çarşamba

Bir Gidişin Hikayesi

Çok kararsızdı kadın. Yapması gereken şeyleri yapmıyor olma hissi onu boğuyordu. Daha yeni açmıştı gözlerini. En fazla bir saat uyumuştu. Beyninde düşünceler bir yılan gibi kıvrılıyordu. Artık eskisi gibi hissetmiyordu sevdiğini. Sanki bir yabancının dudaklarına sarıyordu ruhunu.


Yanında yatan ışık yılı uzaklığında bir adamdı sanki. Bir karar vermeliydi. Bir zamanlar yüzünde cenneti gördüğü asla bırakamayacağını düşündüğü adamdan olabildiğince uzağa kaçmak istiyordu. İçinde bir şeyler eriyordu. Tüketiyordu. Bu his canını yakıyordu. Öyle bir acıydı ki; hissizleşiyordu.


Rüyasında ne görüyor acaba diye düşündü. Ayrılmak istediğini hissetmiş miydi? İçindeki ses gittikçe cılızlaşıyordu. Elini, bir zamanlar çok sevdiği adamın gölgeli yüzünde usulca gezdirdi. Uyanmasından korkarak saçlarına dokundu. Nasıl da masumdu! Yersiz bir refleksle çekti elini. Kapadı yüzünü. Dizlerinin arasındaki yüzünden çarşafa bir damla düştü. İçindeki her neyse buranın artık cennet olmadığını söylüyordu.


Doğrulup, ayaklarını yataktan aşağı indirdi. Zemin soğuktu, ürperdi. Yere daha sağlam bastığında arkasına döndü ve bir kere daha baktı ardında bırakacak olduğuna. Biliyordu. Eğer uyanırsa, gözlerini ufacık da olsa aralarsa gidemeyecekti. Kedi gibi sessizce süzüldü mutfağa. Saat çok erkendi. Sessizce hareket etmeliydi. Gölge gibi süzülmeliydi.


Azalttım dediği ve onun olmadığı zamanlarda içtiği paketi sakladığı yerden çıkardı. İçinden bir tane alıp dikkatlice baktı. Birbirine yapışmış çatlak dudaklarını aralayıp sigarayı arasına yerleştirdi. Yaktı. Yaktığı sanki sigara değil de kendisiydi.


İçine çektiği kırılgan, saydam hayalleriydi. Biten bir aşkın daha son parçalarını içine çekip, yeni bir şeylere duyduğu özlemi dışarı salıyordu.Tuhaf düşünceler içinde kağıt kalem aramaya koyuldu. Sigaranın sonunu içine çekti ve kağıda 'Gitmeliyim' yazdı.


Adamın en sevdiği tişörtünü giymişti. Sessizce çıkarıp katladı. Kendi kıyafetlerini giydi. Evde ona ait olan tek şey banyodaki diş fırçasıydı. Onu da alıp günün ilk ışıklarıyla kapıyı sessizce çekti. 

10 Mart 2012 Cumartesi

Geleceği Etkileyen Geçmiş; İyi ki Geçmiş


Nasıl da sarılmıyorduk birbirimize, nasıl da görmezlikten geliyorduk! Kelimelerini sermiyordun üzerime, ısıtmıyordun. Geceler hep sen olmadığın için asırlar gibi geçiyordu. Rüyalarıma bile sarılamıyordum. Hiçbir şeye tutunamıyordum ve her seferinde biraz daha gidiyordun.

En çok da gidişlerini sevmiyordum. Sevemiyordum. Sen gittiğinde ben biraz daha yitiyordum. Ben yok oluşlarımın en güzel sonunu kendi ellerimle yazarken, sen başka sabahlara başkalarıyla uyanıyordun.

Bir beni görmüyordun, bir beni bilmiyordun. Bilmek istemiyordun. Ben, sana sayfalarca susarken sen bana cümlelerce uzakta kalıyordun. Bilmiyorduk işte. "Âşık olmak" neydi bilmiyorduk. Öğrendiğimizi sandığımız aslında başkalarının yaşadıklarıydı. Onu yapma üzülürsün, bunu yapma kırılırsın cümlelerine aldanıp içimden geldiği gibi davranmamayı aşk sandım. Ben yanıldım. Peki sen ne yaptın? 

Ben en azından denedim diyerek kendimi avuturken, sen benim için ne yaptın? Sadece kaçtın. Sorumluluklarından kaçtın. Ben sana yaklaşmaya çalıştıkça aramıza setler ördün. Duvarlar diktin. Diktiğin duvarlar öyle büyüktü ki, yıkmayı denediysem de başaramadım.

Öyle romantik komedi filmlerinde değildik biz. Seninle benim hikayem dramdı. Tartmaya kalksak kaç milyon gramdı? Bizim hikayemiz sadece sıradan ve bayattı. Hiç  özel olamadık. Sıradan kelimesi bizden başka bir çifte bu kadar yakışmadı.

Gözlerine baktığımda gördüğüm başka bir kadındı. Hissetsem de gidememem tek zaafım olmandandı. Biliyordum, gözlerin dalıp gittiğinde bedenin yanımda ruhun hep ondaydı. 

Gitmen yakındı. Son çırpınışlarımdı. Kendi kabuğuma çekilmeme az kalmıştı, beklenen sonun nefesi ensemdeydi. Bitecekti. Ve bitti. Üzerinden senelere geçti. Kalbim kırıldı, sevdiğimi sandığım şeyler sonumu yazdı.

Her şeyi tükettiğim an, gözyaşlarımı sakladığım yerden çıkardım. Bir anka kuşu değildim ama kendimi kendi yıkıntılarımdan yeniden yarattım. Seneler sonra bambaşka bir kadın olduğumu gördüğümde inanamadım. Aynaya bakmaya gerek yoktu. 

Göz bebeklerimin ardına saklanan acıyı hiç ortaya çıkarmadım. Sadece yazdım, kelimelerimden seni akıttım. Ne kadar da yanlıştık, belki de bir o kadar doğru. Birbirimize her şeyi yaptık, tüm mutsuzluğu üzerimize yağmur gibi akıttık. 

Fırtınada sığınacak liman bulmak yerine denizin ortasında batmayı bekledim. Tüm fırtınalar dindi, şimdi sapasağlam ayaktayım. Karaya varmaktan korkmuyorum.

Artık titremiyorum. Geceleri gözyaşlarım yastığımı ıslatmıyor. Sadece biraz hissizim, biraz daha sakin. Tüm bu olan bitenin ardından bambaşka biri olmak zor gelse de, her şeye alıştığım gibi buna da alışıyorum.

Bahar geliyor. Ve ben hayatı yeniden ciğerlerime dolduruyorum. Ve "Ben istemiyorsam, kimse beni üzemez" biliyorum, çok iyi biliyorum...


8 Mart 2012 Perşembe

Zamane Aşklar



Bu fotoğrafı çok uzun süre Facebook ve ilişki durumlarıyla dalga geçmek için kullanmıştım. Dünden beri düşünüyorum, aşk dediğimiz şey artık Facebook ilişki durumlarıyla mı eş değer?
Son zamanlarda, neredeyse her şeyimizi Facebook’ta paylaşır olduğumuz su götürmez bir gerçek. Ben Facebook hesabı aldığımdan beri hiç “ilişkisi var” yapamadım. Sırf bu konuyla dalga amaçlı arkadaşım “Çok yakışıklı Biri” diye hesap açmıştı ve ilişki durumu yapmıştım, baya eğlenmiştik. Neyse, bu işin dalga geçme kısmıydı.
Artık dışarıda kimseyle tanışmıyoruz. Gerçekten tanışmıyoruz. Birisi yanımıza gelse “Git ya manyak mısın?” gibi cümleler kullanırız, inkâr etmeyelim şimdi. Söz konusu Facebook olunca “X kişisi sizi dürttü” denildiğinde önce tipine bakılıp sonra “hıııııım, iyiymiş sanki” diye düşünerek geri dürtülmesiyle başlıyor çoğu şey. Biliyorum, çünkü yapıyoruz bunu. Hiç tanımadığımız birini rahatlıkla ekleyebiliyoruz. Ekleyebiliyoruz çünkü internet başında hepimiz çok cesuruz. Hayatta yanına yaklaşamayacağımız insanları listemize ekliyoruz. 
Dürtmeye geri dönelim. Bu dürtme tuşunun amacını hiç anlayamadım. Dürtmeden sonra gelen ekleme taleplerine hiç anlam veremedim. Her neyse. Arkadaşlık talebi geldiğinde ya da gönderildiğinde direkt fotoğraf beğenilmeye geçiyor. İlk adımı o atsın denerek genelde ilk mesajın süresi uzatılıyor. Neredeyse çoğu ilişki artık böyle başlıyor.
Belirli bir zaman sonra birbirine teslim edilen şifreler, silinen arkadaşlar, kapanan fotoğraflar da cabası. Anlayamayacağım şeyler silsilesinin başında “İnternetten tanışılıp gerçeğe dökülen bir arkadaşlığın (sevgi bile demiyorum) bu derece İnternet düşmanı olması.” geliyor. Sen karşındaki kişiyi zaten Facebook’ta bulmuşsun, neden sınırlarsın? Senin yaptığın gibi yeni birileriyle tanışmasını engellemek için midir acaba? Sevgililerin birbirlerine şifre vermesi olayından nefret ediyorum. Aynı hatayı seneler önce ben de sevgilimle yapmıştım. En samimi arkadaşlarının yorumlarından bile bambaşka anlamlar çıkarılıyor. “Bu kim, sen bunu nereden tanıyorsun?” ardından pat diye silinen arkadaşlar… Arkadaşına “Sevgilim sildi ya” demenin verdiği gereksiz ağırlık ve daha benzeri binlerce şey.
“X ile ilişkisi var” yazısını beğenen bir sürü insan, altına yazılan “Ay canım benim uzun sürer inşallah” gibi fazla sevgi içeren, ümit besleyen cümleleri hiçbir zaman samimi bulmadım, bulmayacağım. Bir iki kere benim de yazdığım oldu fakat bu gerçekten şaşırtıcı ve mutluluk verici kişilerin bir araya gelmesiyle gerçekleşti. En ufak kavgada “ilişkisi yok” ya da “karmaşık” yapan sevgililerin başına saksı atma isteğime engel olamıyorum. Bize yansıtmanız gereken bir durum değil ki, sürekli var, yok, var, yok şeklindeki ilişki durumları baya komik oluyor. “Abi bunlar da folloş oldu ya” şeklinde cümlelere sebebiyet veriyor. 
Ben birine aşık olduğumda bile söylemeye korkarım, sevgilim olduğunda insanların gözüne sokmak istemem. Sanki Facebook “Bak, benim sevgilim var, kendisi de burada” der gibi. Birbirlerinin duvarına “ışkım çiçeğim böceğim” yazıları yazan çiftler fazla sinir bozucu geliyor bana.
Gerçi tüm bunlardan bana ne. Herkesin kendi seçimi. Benim asıl eleştirdiğim dışarıda kimseye yaklaşamazken, Facebook’ta herkesle muhattap olabilmemiz. Bu zor geliyor bana. Yapamıyorum da.
Benim Facebook’ta hiç “X ile ilişkisi var” yazım olmayacak.
Üzgün müyüm, tabii ki hayır.
Çünkü bir sevgilim olduğunda bunu kimsenin gözüne gözüne sokma gereği duymayacağım.